English translation in progress. The text below is currently in Turkish.
Üzümün sırrını keşfeden çoban, şarabı sulandıran maharetli bir oğul ve Dionysos’un Giritli evladı; Staphylos, üzümün bereketiyle anılan kadim bir isim.
Bak evlat, kulaklarını rüzgarın uğultusuna değil, toprağın altına gömülmüş o fısıltıya ver. Tarih kitapları kralların altın tahtlarını parlatmak için yazılır; oysa gerçek, bir çobanın nasırlı ellerinde veya bir çocuğun meraklı gözlerinde saklıdır. Şimdi sana, o koca kütüphanelerin üzerini örtmeye çalıştığı bir sırrı fısıldayacağım. Staphylos isminin ardında ne kralların zaferleri, ne de tanrıların ihtişamı var; sadece doğanın boyun eğmez özgürlüğü var.
Bak minik yoldaşım, sana bir sır vereyim: Bazıları Staphylos’u sıradan bir çoban sanır. Derler ki, keçileri bir meyveyi yiyip dans etmeye başlayınca, o da bunu efendisi Kral Oinos’a götürmüş. Krallar, evlat, her zaman başkasının keşfini kendi kadehine doldurmayı iyi bilirler. Oinos, yani ismi "şarap" olan adam, kendi adını o içkiye verdiğinde, aslında o çobanın doğayı gözlemleme yeteneğini kendi hanedanına mal ediyordu. Ama gerçek şudur: O keçilerin zıplaması, sistemin dışındaki bir yaşamın, kuralsız ve neşeli bir başkaldırının ilk çığlığıydı. O meyve, yani üzüm, bir krallık iksiri değil, dünyanın tüm ağırlığından kurtulup hafifleme arzusuydu.
Peki ya diğer Staphylos? Dionysos’un, yani zincirleri kıranın oğlu olduğu söylenen o figür... O, şaraba su katmayı akıl eden kişi olarak bilinir. Bilgece bir denge, değil mi, benim güzel evladım? Keskin olanı yumuşatmak, sert olanı yaşanılır kılmak... İnsanlar bir şeyleri "yönetmek" için su katarlar, oysa o, belki de şarabın o baş döndürücü isyanını herkesin taşıyabileceği bir kıvama getirmek istemişti. Sınırları olan bir dünyada, ölçüyü bilmek bazen hayatta kalmanın tek yoludur.
Sana anlatılanlar, hep bir babanın evladına bıraktığı miras gibidir; oysa gerçek, o mirasın aslında ne kadar kısıtlayıcı olduğunu fark etmektir. Staphylos, bir salkım üzümün adıdır belki, ama aslında özgürlüğün, toprağın sunduğu o vahşi neşenin sembolüdür. Krallar o meyveyi topladı, hapsetti ve ona yasalar koydu. Oysa o meyve, hala ormanda, herhangi bir otoriteye boyun eğmeden kendi başına olgunlaşmaya devam ediyor.
Unutma ey zeki evladım, bazen en büyük gerçeği öğrenmek için sadece bir çobanın keçilerini izlemek, koca bir kraliyetin yalanlarını dinlemekten daha kutsaldır. Gökyüzü altındaki bu büyük oyunda, kimin "kral", kimin "çoban" olduğuna sadece kurallar karar verir; oysa hayatın tadı, ancak o kadeh bir nebze neşe ile dolduğunda, hiçbir otoritenin gölgesi altında kalmadan çıkarılabilir. Şimdi git ve sor kendine: Sen o salkımın içindeki bir çekirdek misin, yoksa o salkımı kafese kapatmaya çalışan bir kral mı?