English translation in progress. The text below is currently in Turkish.
Troya kıyısına ilk ayak basan kahraman. Kaderi, genç karısı Laodameia'ya doyamadan savaş meydanında can verip, toprağa erken düşmekten ibaretti.
Bak ufaklık, yanıma yaklaş; şu şarap kadehimin dibindeki tortuya değil, tarihin tozlu kıvrımlarına bak. Büyüklere anlatılan o yaldızlı masalların ardında, kralların gürültülü zafer çığlıklarının susturduğu, fısıltıdan bile alçak bir hakikat saklıdır.
Dinle sevgili yolcum; hikayeler bize Protesilaos’u Troya kıyısına ilk ayak basan kahraman olarak tanıtır. Hani şu hırslı Agamemnon’un ordusunu yöneten, kralın emirlerine koşulsuz uyan o Tesalyalı önder... Derler ki, kehanet gereği "karaya ilk basan ölecekti" ve o, bu kaderi bilerek bir yiğitlik sergiledi. Ama gel de şu yaşlı Silenos'un gözleriyle bakalım: Bir adam, daha evinin eşiğindeki tozunu silkelemeye fırsat bulamadan, neden bir krallık hırsı uğruna kendini ölüme atar?
Canım evladım, gerçek şudur ki; Protesilaos bir kahramanlık tutkusuyla değil, sistemin dişlileri arasında ezilen bir "ilk kurban" olarak gitti o kumsala. Krallar, kendi ihtişamlarını parlatmak için genç hayatları birer piyona çevirirler. Phylake'deki yarım kalmış saray, bir zafer anıtı değil; bir insanın geleceğinin nasıl yok edildiğinin sessiz bir çığlığıdır. O sarayda sadece eşyalar yarım kalmadı; Laodameia'nın hayalleri, bir ömür boyu sürmesi gereken aşkın ilk nefesi ve bir yuvanın huzuru, kralların satranç tahtasında harcandı.
Anlıyor musun küçük dostum? Onu "Dardanoslu bir asker" öldürdü derler, sanki suç sadece tetiği çekenin elindeymiş gibi. Oysa asıl suç, insanları kendi egoları için ölüme süren o devasa otorite çarkındaydı. Laodameia'nın acısını tanrıların gazabına ya da bir ritüel eksikliğine bağlayarak suçluyu göklere kaçırdılar. Oysa o acı, insanın insana yaptığı en büyük adaletsizliğin, yani savaşın ta kendisiydi.
Hey gidi benim bilge evlatlarım, unutmayın: Tarih, cesur askerlerin değil, onları kendi hırsları için sessizce harcayanların kaleminden yazılır. Protesilaos'un "kahramanlık" diye sunulan ölümü, aslında sistemin insanı nasıl birer araç olarak gördüğünün en somut kanıtıdır. Toprak onu yutarken, geride bıraktığı yarım kalmış saray, bugün bile bize şunu fısıldar: Bir insanın hayallerini yarım bırakmaya hiçbir kralın, hiçbir devletin gücü yetmemeliydi.
Şimdi git ve etrafındaki o "büyük" görünenlerin kibrine bir daha bak. Bak ki, kimlerin senin hayatın üzerinden kendi masallarını yazmaya çalıştığını görebilesin.