English translation in progress. The text below is currently in Turkish.
Apollon’un yayını verdiği, Lykialıların ünlü okçusu Pandaros; Troya Savaşı'nda andı bozarak Menelaos’u vurmuş, sonunda Diomedes’e yenik düşmüştür.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var; kralların altın kadehlerindeki şarap, aslında toprağa dökülen binlerce gencin kanının buruk tortusudur. Bugün sana, devlerin sofrasında bir piyon olmaktan öteye gidemeyen, Lykialı okçu Pandaros’un hikayesini anlatacağım.
Pandaros, İda dağının gölgesindeki Zeleia şehrinden gelen, Apollon’un "hediyesi" bir yayla kuşanmış, kendi halinde bir avcıydı. O, savaşın şaşaalı dünyasına bir kahramanlık tutkusuyla değil, babasının sadakat ve gelenekle örülü dünyasından çıkıp gelmişti. Ancak sarayların tepesinde oturanlar için o, sadece bir okçuydu; bir insan değil, bir strateji aracından ibaretti.
Derin bir sır fısıldayayım sana küçük dostum; savaş meydanında yeminler edilir, barış antlaşmaları imzalanır ama sistem, kendi çarkını döndürmek için "sessizlerin" eline her zaman bir kışkırtma oku tutuşturur. Tanrıça Athena, Pandaros’un içine o kara hırsı düşürdüğünde, aslında bir barışı değil, bir katliamı başlatıyordu. Pandaros bir ok attı; o "kara acılar kaynağı" ok, havayı yara yara giderken aslında kendi sonunu da beraberinde uçuruyordu. İnsan, bazen tanrıların lütfu sandığı şeyin, aslında kendi kefeni olduğunu çok geç anlar.
Pandaros, o meşhur atlarını ve arabalarını geride bırakıp yaya gelen biriydi. Neden biliyor musun? Çünkü atlarını, kuşatılmış bir şehirde aç kalmasınlar diye evinde bırakacak kadar vicdanlıydı. Oysa savaş, o vicdanı bir zayıflık olarak gördü. Diomedes’e kargısını savurduğunda, zırhı delemediğinde şunu fark etti; sistem, oyunun kurallarını her zaman "zırhı kalın olanların" lehine kurar. Apollon, Aineias’ı kurtarmak için kendi eliyle beslediği o genç okçuyu, koca bir orduyu korumak için bir kurbanlık koyun gibi feda ettiğinde, Pandaros gerçeği gördü: "Benimle boş yere gelmiş o," dedi yayı için. İnsan, uğrunda her şeyini feda ettiği ideallerinin, bir oyunun parçası olduğunu anladığında, aslında çoktan tükenmiştir.
Yetişkin evlat, unutma; tarihin sayfalarında adı geçen her "kahraman", aslında kullanılıp bir kenara atılmış bir Pandaros olabilir. Otorite, seni kendi yayını gerdirmek için kullanır ve işi bittiğinde seni o yanan ateşe, o "kaçınılmaz" sonuna terk eder.
Şimdi git ve düşün; elinde tuttuğun o ok, sana mı ait, yoksa başkasının yayını germek için mi oradasın? Bilgelik, soruyu sorabilmektir. Gerisi sadece bir masal...