English translation in progress. The text below is currently in Turkish.
Anadolu'nun kadim, bereket saçan Ana Tanrıça'sı Kybele; doğanın, hayvanların ve yaşamın hakimi, Attis’in sevgilisi ve Roma'nın da kutsal Büyük Ana’sıdır.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan, üzerine yalanların küllerinin döküldüğü bir sır var...
Gel otur şöyle yanıma, şu kadehimdeki şarabın neşesi zihnini biraz olsun berraklaştırsın. Bugün sana, sarayların koridorlarında fısıldanmayan, taşların çatlaklarında saklanan bir gerçeği, **Kybele**’yi anlatacağım. Yetişkinler ona 'Büyük Ana' deyip tahtlara oturtur, onu imparatorlukların mühürü yaparlar. Oysa o, hiçbir tacın ağırlığına sığmayacak kadar özgür ve vahşidir.
Bak çocuk, tarih kitapları sana Anadolu’nun sadece bir toprak parçası olduğunu söyler. Yalan! Anadolu, evrenin ana rahmidir. Çatalhöyük’ün tozlu topraklarında, daha krallar icat edilmemişken, insanlar ona bakıp hem korkmuş hem de ona sığınmışlardı. O, iki aslanın arasında, vahşeti ve şefkati aynı anda taşıyan bir güçtür. Sen hiç iki aslanı dizginleyen bir ana gördün mü? İşte, otoriteyi kendinden menkul sanan o kibirli kralların, o kendini tanrı ilan edenlerin bilmediği şey bu: O, evcilleştirilemez.
Dinle evlat, sana *Attis*’in hikayesini anlatırlar. Kanlı bir hikayedir; bir genç, kendini hadım edip bir ağaca dönüşür. Saray şairleri bunu 'ilahi bir kurban' diye anlatır, sanki birine hizmet etmek, kendini yok etmek yüce bir görevmiş gibi! Oysa Mytho Anarkhia şunu fısıldar: O kan, otoritenin bittiği yerdir. Bir insanın kendi bedeninden, kendi özgürlüğünden vazgeçmesi bile doğanın döngüsü içindir, bir kralın hırsı için değil. O törenlerdeki zillerin, davulların sesi, kralların gürültüsünü bastırmak içindir. İnsanlar, o eski taşların üzerindeki izlere dokunurken aslında neye dokunuyor biliyor musun? Yüzyıllardır süregelen o 'baskı' düzenine karşı, elleriyle kazınmış bir isyanın hatırasına.
Görüyor musun, Roma bile koca imparatorluğuyla ne yaptı? Kendi çöküşünü geciktirmek için, Anadolu’nun o kadim 'Ana'sını yerinden söküp, gemilere yükleyip kendi tapınaklarına hapsetti. Magna Mater dediler, devletin bekçisi yaptılar. Ama Kybele hiçbir sınırda durmaz. Manisa’daki bir mesir macununda, bir bahar menekşesinde, hatta bir dağ yamacındaki o yarım kalmış kaya oyuğunda hala nefes alır. O, sadece 'doğurganlık' değildir, o, sistemin dışındaki o vahşi, o kaotik yaşamın kendisidir.
İşte evlat, sana fısıldadığım budur: Güçlü figürlerin, imparatorların, 'ben yaptım oldu' diyenlerin aslında o kadim ananın dizlerinin dibinde, kendi korkularından kaçan birer çocuk olduğunu anladığında, artık onların masallarına kanmayacaksın. Krallar geçer, devletler yıkılır, sınırlar silinir; ama toprağın o aslanlı sessizliği baki kalır.
Unutma, şarabın içindeki burukluk gibi; hakikat bazen acıdır ama insanı özgürleştirir. Şimdi git ve bak bakalım; çevrendeki hangi güç, aslında bir aslanın pençesinden korkuyor?