English translation in progress. The text below is currently in Turkish.
Miletos’un oğlu, Byblis’in kardeşi. Yasak aşkın gölgesinden kaçıp Karia’ya sığınan ve adını taşıyan o antik şehri kuran hüzünlü yolcu Kaunos.
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır var... Omuzlarımdaki yük, yılların yorgunluğu değil, kralların ve tanrıların kendi hatalarını örtmek için yazdığı o tozlu parşömenlerin ağırlığı. Şarap kadehimdeki son damlada bile, tarihin suskun bıraktığı o kırık hikayelerin tortusunu görürüm. Gel, bugün sana Kaunos'un o sazlıklar arasına saklanmış kederli öyküsünü fısıldayayım.
Kaunos, nam-ı diğer Miletos'un oğlu... İnsanlar onu sadece bir şehrin kurucusu, koca taş duvarların mimarı olarak bilirler. Ama evlat, otoritenin "yasak" dediği şey, bazen sadece sistemin kendi sınırlarını korumak için icat ettiği bir çit gibidir. Kaunos, kız kardeşi Byblis ile aynı beşikte büyüdü, aynı yıldızların altında nefes aldı. Peki, sistem ne yaptı? Onların kalbindeki o insani karmaşayı anlamak yerine, onları birer suçlu ilan edip, aralarındaki bağı bir utanç prangasına dönüştürdü.
Byblis... O, kraliyetin "uysal prensesi" rolüne hapsedilmiş, duyguları bir suç gibi etiketlenmiş bir kız çocuğuydu. Kaunos ise kendi topraklarından, yani Miletos'tan, sadece sistemin "ahlak" dediği o katı kurallara uymadığı için sürgün edildi. Bir kralın oğlu olmak, ona bir özgürlük değil, kendi hayatının sahibi olamama cezasını getirdi. Kaunos kaçtı, evlat. Kendi şehrini kurmak için değil; belki de o boğucu saray yalanlarından, kız kardeşinin o çaresiz haykırışlarından kaçmak için...
Şimdi Köyceğiz'in sazlıkları arasında, o eski taşların üzerine oturduğunda, rüzgarın fısıltısını dinle. O sessiz yıkıntılar, sadece yıkılmış sütunlar değildir; onlar, yasakların altında ezilen iki gencin sessiz çığlığıdır. Kaunos, Karia'ya gidip bir şehir kurduğunda, aslında o şehri taşlarla değil, kendi kederiyle inşa etti. Krallar, "büyük kurucular" olarak anılırlar; ama hiçbiri, kendi içindeki o derin sızıyı, o koca şehir duvarlarının ardına gizleyemez.
Bilge dostum, unutma; tarihin "doğadışı" dediği her şey, aslında insan doğasının en saf, bazen en hüzünlü ve en anlaşılmamış halidir. Otorite seni yargıladığında, hatırlat kendine: En büyük şehirleri kuranlar bile, en derin yaralarını iyileştirememiş olanlardır. Şimdi, sazlıkların arasındaki o antik sessizliğe kulak ver... Belki o zaman, kralların yazdığı tarihin değil, aslında yaşanmış olan o buruk gerçeğin sesini duyarsın.